|
İKİNCİ BÖLÜM
TEMEL ANALİZ
1. Temel Analiz
Temel analize göre,
hisse senedine yatım
yapmadan önce, hisse
senedi değerini gösteren
temel değişkenlerin
araştırılması
gereklidir. Bu
değişkenler hisse
senedinin fiyatından
başlayarak, bu fiyatın
arkasında yatan ekonomik
gelişmeler, firmanın
varlıkları, rekabet
koşulları, likitidesi,
mali yapısı, karlılığı,
şirketin kullandığı
pazarlama ve dağıtım
kanalları, yönetim
becerisi gibi temel
olgulara kadar uzanan
bir süreci kapsar. Bu
nedenle, temel analiz
yardımıyla portföye
alınacak hisse senetleri
belirlenebilir. (Ceylan
ve Korkmaz, 1998, s.231)
Temel analiz yapılırken
üç aşamalı bir yol
izlenir. Bunlar ekonomi
analizi, sektör analizi
ve şirket analizidir.
1.1. Ekonomik Analiz
Temel analizin ilk
adımı, şirketin faaliyet
gösterdiği ekonomik
koşulların analizidir.
Ekonomik analize makro
bazda hangi çerçevenin
esas alınması gerektiği
ile başlanır. Büyümesi
güçlü durumda olan bir
ekonomide hisse senedine
yapılan yatırım
rasyoneldir. Çünkü
ekonomik canlılık şirket
karlarında artışa yol
açar. Şirket
karlarındaki artış ise
hisse senedi
yatırımcısının temettü
gelirlerinin artmasına
ve şirketin piyasa
değerinin yükselmesine
neden olur. Bu ise
yatırımcıya hisse
senedini değerleme
yönteminde anlatılan iki
tür kazanç sağlar. İşte
temel analizde de önemli
olan bu tip verilerin
değerlendirilmesi ve
hisse senedinin denge
fiyatının bulunmaya
çalışılmasıdır. (Şakar,
1997, s.227)
Ekonomisi canlanma
sürecinde olan
ülkelerde, firmaların
yatırımları, kapasite
kullanım oranları,
satışları ve karları
artar. Şirketlerin
faaliyet sonuçlarında
meydana gelen
iyileşmeler,
yatırımcılar için bir
iyimserlik sebebidir.
İyimser bekleyişler ise
rasyonel bekleyişler
teorisi için göz ardı
edilemeyecek bir
değişkeni temsil eder.
Genel ekonomik duruma
ilişkin iyileşmelerin,
firmaların
faaliyetlerini olumlu
yönde etkileyeceğini
bilen yatırımcıların
alımları ile oluşan
talep fazlası, arz
edilen miktarı sabit
olan hisse senetlerinin
fiyatını artıracaktır.(vice
versa) (Parasız, 2003,ss.259-263)
Nitekim hisse senedi
fiyatlarının ekonomik
aktiviteye reaksiyonu
sermaye piyasası
derinleşmiş olan ABD de
nasıl bir etkiye sahip
olduğu aşağıdaki tabloda
görülebilir. (Memişoğlu,
1997, s. 21)
Ekonomik analizde
kullanılan bazı
göstergeler ve hisse
senedi fiyatları
üzerindeki etkileri
şunlardır:
1.1.1. Gayri Safi
Milli Hasıla
Bir ülkede ulusal
kaynaklar tarafından bir
yıl içerisinde üretilen
tüm mal ve hizmetlerin
piyasa fiyatlarıyla
toplam değerini ifade
eden temel kavrama GSMH
diyoruz.(Seyidoğlu,
1999)
GSMHyı artıran her
etkenin araştırılması
iktisadın alanı içine
girer. Ancak genel
olarak para tabanındaki
değişmelerin yakından
takip edilmesi
gereklidir. Çünkü para
tabanında bir artışın
olması ekonominin
ısınması için yeterli
etkiye fazlasıyla
sahiptir. Enflasyon
süreci buna paralel
olarak takip
edilmelidir. Enflasyon
sürecinin kendi içinde
büyüttüğü ekonomik
istikrarsızlık göz önüne
alınmalıdır. Ekonomik
istikrarsızlık olan bir
ülkede hisse senetlerine
yapılan yatırımlar için
de bir dengesizlik
oluşturacağı açıktır.
Ancak GSMH ekseninde
ekonomik yapının da ele
alınması özel öncelik
ister. Çünkü ekonomik
gelişmeyle paralel olan
sermaye piyasası
derinliği ekonomik
analiz için gerekli tüm
parametreleri
değiştirmeye yeterlidir.
Öte yandan para arzının
nispeten istikrarlı
olduğu ülkelerde
enflasyon oranının
nispeten düşük
seviyelerde seyrettiği
görülmektedir. Ancak
para politikası
kapsamında
değerlendirilen para
tabanı değişmelerinin
ekonominin büyüme
sürecine etkisi de
önemlilik arz eder.
Nitekim büyüme döneminde
para arzını kısan bir
para politikası
ekonomistler açısından
tasvip edilemez. Para
politikası kapsamında o
ülke için oluşan para
ikamesi ve ters para
ikamesi kavramlarının da
değerlendirilmesine
ihtiyaç vardır. Çünkü
para ikamesi yaşanan bir
ülkedeki döviz iştahı
para otoritesi için
büyük risk taşımaktadır.
Bunlardan en önemlileri
para politikasının
enflasyon üzerinde
etkinsin azalması ve
senyoraj gelirlerinin
azalması olarak
sıralanabilir. (İyibozkurt,
1999, ss.56-57)
Özellikle dış borçlar/
gsmh oranı nispeten
yüksek olan ülkelerde bu
olgu yakından takip
edilmelidir. Döviz
kurunun para
otoritesince sabit
tutulup tutulmayacağı da
hisse senetleri
açısından önem taşır.
Sabit döviz kuru
uygulayan bir ülkede
merkez bankasının bu
sistemin yapısından
kaynaklanan döviz
rezervi ihtiyacı ve
bunun riskleri ile
beraber sıcak para
riskiyle oluşabilecek
spekülatif akımları da
kontrol etmeye çalışması
hesaba katılmalıdır. Bu
durum ise borsalardan
ani para çıkışlarına
neden olabilecek bir
hareketi önlese de uzun
vadede devalüasyon riski
taşıdığı göz önünde
tutulması gereken bir
diğer faktördür.
Öte yandan esnek döviz
kuru sistemini
benimsemiş ülkelerde
merkez bankasının daha
az riske katlandığı
görülmektedir. Çünkü
Merkez Bankası için
herhangi bir kur fiyatı
garantisi söz konusu
olmamaktadır. Ancak bu
sistem sıcak para
çıkışları için açık kapı
bırakmaktadır. (Seyidoğlu,
2003, ss.14-20)
İşte bu kur sistemlerine
göre sıcak para riski
yatırımcılar açısından
değerlendirilmeli, para
ikamesi çerçevesinde
döviz esnekliği
incelenmeli, kur
düşüklüğü ile ortaya
çıkabilecek ödemeler
dengesi açıklarının
doğurabileceği riskler
göz ardı edilmemelidir.
Bu tür değişkenlerin
borsaya etkisinin
şiddeti için kesin bir
şey söylemek söz konusu
olamaz. Çünkü bu tür
analizler genel
itibariyle statik
analizlerdir. Bu
analizleri dinamik hale
getirecek olansa piyasa
yapısı ve tepki
süreçleridir.
GSMHdaki değişmeler
büyüme olarak
adlandırılır. Büyüyen
bir ekonominin borsa
endeksi ile olumlu
korelasyon içinde
olduğunu belirtmiştik.
Bu korelasyonun
değerinin gelişmekte
olan ekonomiler için
daha yüksek değer ifade
ettiğini söyleyebiliriz.
(ceteris paribus) (Acar,
2002, ss.35-37)
GSMHdaki yıllara göre
ortaya çıkan değişmeler,
istikrarlı bir ekonomi
için konjonktürel bir
veri sağlayabilir.
Ekonomik evrenin tespiti
ile birlikte bu evrenin
ne kadar devam edeceği
bir yatırımcı için göz
önünde bulundurulması
gereken bir etkendir. Bu
ise GSMHnın gelecek
yıllarda nasıl bir
gelişme göstereceğinin
tahminine bağlıdır.
Şüphesiz bu tür
analizler ancak makro
ekonomi ile uğraşan
uzmanlar tarafından
yapılabilir.
Makro ekonomik
politikaları belirleyen
iki önemli ana
politikadan para
politikasını bu şeklide
özetledikten sonra
maliye politikasını da
şu şekilde ele
alabiliriz. Temelde
istikrarın eksenini ve
para politikaları
belirlerken bunun
derecesini ve bir
anlamda çerçevesini
maliye politikaları
belirler. Ancak maliye
politikaları ile bir
ülke içindeki gelir
dağılımına etki
edilebilir. Faiz
oranları, devletin
borçlanma problemiyle
yakından ilgilidir.
Devletin ekonomi
politikalarını nasıl
etkileyeceği konusunun
en önemli noktasını
devletin o ekonomi
içindeki nispi payı
belirleyecektir. (Edizdoğan,1998,
s.64) Eğer bu pay
yüksekse maliye
politikasının etkisi
ister olumlu ister
olumsuz her iki durumda
da yüksek çıkacaktır.
Öte yandan devletin
sermaye sahipleri için
vergileme politikası ve
borçlanmasına bağlı
olarak faiz oranlarına
etkisi yatırımcı için
önemli etkiler
oluşturur. Örneğin
sermaye piyasalarının
gelişmesine katkıda
bulunmayan hatta
borçlanma problemi ile
faizlerin yükselmesine
ve dışlama etkisine
neden olan bir maliye
politikası hisse
senedine yatırım yapan
bir yatırımcı için
çeşitli hayal
kırıklıklarına neden
olabilir. Çünkü devlet
tahvillerinin faiz oranı
risksiz olarak kabul
edildiğinden hisse
senedinin risk primi söz
konusu faiz oranlarının
yükselmesiyle artacak ve
kazanç zorlaşacaktır.
Nitekim bu tür yapıya
sahip ekonomilerde hem
içteki yatırımcılar için
hem de dıştaki
yatırımcılar için devlet
tahvili ya da hazine
bonosu almak daha karlı
hale gelecek ve pay
senetlerine yatırım
yapmak yerine bu tür
borçlanma araçlarına
yatırım yapmak daha
rasyonel olacaktır.
Özellikle bu tür
durumlar için yatırımcı,
şirket tahlillerinde,
şirketlerin elde ettiği
gelirler içinde faaliyet
dışı gelirlerin artması
ile bu durumu kolayca
analiz edebilir.
Maliye politikası
ülkedeki tasarruf
oranlarını doğrudan
etkiler. Sermaye
gelirleri üzerine konan
yüksek vergi oranı ile
servet oluşumunda ortaya
çıkabilecek azalmalar
tasarrufları
caydırabilir. Hatta dışa
açık ekonomilerde bu tür
tasarrufların ülke
dışına çıkması bile söz
konusu olabilir. Bu
yüzden bu tür vergi
politikaları da yakın
takip edilmelidir.
Şüphesiz bu tür
bilgileri mali
müşavirler kanalıyla ya
da bütçe uygulamalarıyla
elde etmek mümkün
olabilir. Ancak bu iki
ana politikanın
gerektiği biçimde
değerlendirilmesi işin
uzmanlarına
bırakılmalıdır. Bu
bilgileri elde etmenin
maliyeti ise yatırımcı
için bir asimetrik bilgi
sorunu çerçevesinde
değerlendirilmeli ve
temel analizi yapan
analist tarafından bu
durum göz önüne
alınmalıdır.
1.1.2. Yatırımlar
ve İstihdam
Kamu ve özel sektör
yatırımları toplam
yatırımları oluşturur.
Kamu yatırımları
genellikle alt yapı
yatırımları olup bu
yatırımlarda dışsallık
ön plandadır. Özellikle
gelişmekte olan
ülkelerde kamunun özel
sektör yatırımlarına
soyunması, istihdam ve
sanayinin gelişmesine
katkı temelinde yapılır.
(Türk, 2003, ss.11-14)
Ancak bu tip
yatırımların
verimsizliği ve
bürokratik yönetim tarzı
ürün fiyatının
yükselmesine ya da
siyasi düşünce ile
yapılan işe alımlara
neden olabilir. Öte
yandan bu tip
yatırımların, gelişmekte
olan ülkelerin siyasi
yapısındaki istikrara
bağlı olarak bütçe
açıklarına ve
dolayısıyla kamu
borçlarının artışına yol
açması ve bu yolla
faizlerin yükselmesine
neden oldukları görülür.
Faizlerin yükselmesi ise
yatırım harcamaların
azalmasına neden olurken
siyasi ve ekonomik
miyopluğu ortaya
çıkarırlar. Bunların
sonucunda kamu
harcamalarındaki artış
nedeniyle özel sektör
harcamalarının
dışlanması piyasaya
güven sorununu gündeme
getirir. Bu ise fiyat
mekanizmasından
uzaklaşan bir ekonomik
yapı ve gelir dağılımını
bozucu etkilere neden
olur. Bu yüzden
yatırımların GSMH
büyümeye olan katkısı
içinde kamu yatırımları
ayrı bir kalem olarak
ele alınmalı ve takip
edilmelidir.
Özel sektör
yatırımlarının sektörel
dağılımı ve miktarı
sektörel büyüme
potansiyeli hakkında
bize bilgi sağlayabilir.
Ayrıca kamunun hangi
sektörlere teşvik
verdiği o sektörlerin
geleceğini de görmemize
olanak sağlar. Örneğin
inşaat sektörüne verilen
bir destek nedeniyle ya
da teşvik olmasa bile
inşaat sektörünün görece
büyük büyüme hızına
ulaşması, inşaat
sektörünün harekete
geçirdiği diğer
sektörlerin de büyümesi
anlamına gelecektir.
Dolayısıyla bu sektörle
alakalı olarak inşaat
malzemeleri üreten iş
kolları, mobilya ve
beyaz eşya sektöründe
inşaat sektörüne paralel
bir büyüme ortaya
çıkması için bir fikir
verebilir. Bu yüzden her
sektör kendi dinamikleri
çerçevesinde
değerlendirilmeli ve bu
sektörlerdeki büyüme ya
da daralmaların yapısı
ayrıca analize dahil
edilmelidir.
Öte yandan bazı
sektörler ekonomik
değişkenlere daha çabuk
tepki gösterebilirler.
Örneğin otomotiv
sektörünün büyüme hızı
ekonomik büyümeye daha
çabuk uyum sağlar. Bu
sektörün büyümesi ise
otomotiv yan sanayi ve
ara malları ithalatını
artırabilir. Bu yapının
ülkeden ülkeye farklılık
göstereceği muhakkaktır
fakat özü itibariyle bu
tür dinamiklerin iyi
değerlendirilmesi ve
buna uygun olarak sektör
seçiminin konjonktürel
olarak doğru tahmin
edilmesi gerekmektedir.
İstihdamdaki azalış ise
ekonomik durgunluğun,
iş sayısındaki artış ise
ekonomik gelişmenin
habercisi sayılır.
1.1.3. Bütçe Açığı
Enflasyon ve Faiz
Oranları
Bütçe açığının sürekli
artışı ekonomik riski
ifade eder. Açık emisyon
artışı ile kapatılıyorsa
enflasyon doğacak ve bu
yapı istikrarsızlık için
uygun bir ortam
oluşturacaktır.
Enflasyon görece olarak
ekonominin ısınmasına
neden olur ancak bu yapı
fazla sürdürülemez. Bu
yüzden bu yapının geçici
olduğu bilinmeli ve
enflasyonist ortamda
verilen kararların, kısa
vadeli kararlar olduğu
unutulmamalıdır. Fisher
denkleminden hareketle
faiz oranlarının
enflasyona bağlı olarak
yükselmesi borçlanma
araçlarına ilgiyi
artacaktır. (Ertürk,2001,
ss.361-363)Bu yüzden pay
senetlerine yatırım
yapanlar için risk primi
yükselir. Bu durum
firmalar için
yatırımlarını azaltması
ve faaliyet dışı
gelirlerin artmasına
neden olacak ve hisse
senetlerinin veriminin
düşmesi ile
sonuçlanacaktır. Bu
yapıyı devletin
bilançosu (bütçesinde)
içerisinde analiz
ettiğimizde enflasyonun
bir yandan devletin
borçlarını nispi olarak
azalttığını ancak
olivera - tanzi
etkisiyle vergi
gelirlerinin reel
değerini düşürdüğünü
görürüz. (Şen, 2003,
s.3)
Menkul kıymetlerin
fiyatı ile faiz oranları
arasında negatif bir
ilişki söz konusudur.
Hazine bonosu, devlet
tahvili ve repo faizleri
bu tür faizler için
yeterli göstergelerdir.
Bu nedenle bu tür faiz
oranlarının takip
edilmesi hem
yatırımcılar için o
ülkedeki ekonomik
havanın güncel
gelişmeler karşısında
nasıl bir sonuç
oluşturduğunu gösterir
hem de bu gelişmeler
karşısında ekonominin
kırılganlığını gösterir.
Bu nedenle özellikle
hazine itfaları
öncesinde oluşan faiz
oranları yakından takip
edilmeli, bununla
beraber menkul kıymet
piyasalarındaki
volatilite ve hacim
ayrıca
değerlendirilmelidir.
Çünkü ekonomik
kırılganlık faiz
oranlarının yükselişine
bu ise borsada ki hacmin
düşmesine neden
olacaktır. Bu ise
sistematik riski yüksek
olan senetler için fiyat
düşüşü ile sonuçlanması
için yeterli sebebi
oluşturacaktır. (Kanyılmaz,
ss.45-47) Ancak dışa
açık bir ekonomi için bu
tip değişkenlere dış
piyasalarında katılması
ve incelenmesi
kaçınılmaz bir sonuç
doğurur. Sıcak para
dediğimiz olgunun, o
ülkenin sermaye
piyasalarının dışa
açıklık oranı ile
etkisini artırdığı bir
gerçektir. Bu yüzden
faiz arbitrajına dayanan
kazançlar dışında, bu
tür hareketlerin
izlenmesi de uygundur.
Bunun için söz konusu
borsa verilerinin
yabancı alımları
açısından ayrıca analiz
edilmesine ihtiyaç
duyulur. Hatta dış
piyasaların borsalarında
yaşanan yükselişler veya
düşüşler de önem
kazanabilir. Bu yüzden
gelişmekte olan
ülkelerin borsa
endeksleri dikkatle
takip edilmelidir. Bunun
nedeni bu tür borsaların
kazanç oranlarının,
sermaye piyasası
derinleşmiş ülkelere
nazaran daha fazla
olmasından kaynaklanır.
Küreselleşen ekonomik
yapıda artık sadece
yerel faiz oranları ve
ekonomik ajan
davranışlarının
değerlendirilmesi ve
sadece yerel piyasalarda
bir portföyün
oluşturulması yatırımcı
açısından istenen sonucu
doğurmamaktadır. Çünkü
küreselleşme ile
birlikte ortaya çıkan
sıcak para olgusu, hemen
her ekonomiyi
çökertebilecek bir güce
ulaşmıştır. Bu tür
ekonomilerin sağlamlığı
ise sıcak paraya karşı
aldığı önlemler
ölçüsünde değişir. Başka
bir deyişle piyasayı
kendi haline bırakmak,
nerede nasıl ortaya
çıkabileceği belli
olmayan bir ekonomik
riske dönüşmüş, bu risk
priminin artışı ise yine
aynı güç tarafından
kullanılmaya uygun hale
getirilmiştir. Bu
nedenle ülkedeki sermaye
birikiminin az veya çok
olması veya ödemeler
bilançosu açıklarının
durumu o ülke için ayrı
ayrı büyük risklerin
doğmasına neden
olabilmektedir.
1.1.4. Dış Ticaret
Dengesi
Ödemeler bilançosunun
bir değişken olarak
kabul edilmesi daha
doğru olabilir ancak bu
değişkenin en önemli
kalemi olan dış ticaret
dengesindeki değişmeler,
ekonomik performansa
etkisi bakımından
önemlidir. İhracatta
yaşanan bir artış
ekonominin döviz
girdisini artırır.
İthalat artışı ise
gerçekleşen kalemlere
göre etkisini ayrı ayrı
gösterir. Örneğin
tüketim malları
ithalatının artması
yerli sanayi için bir
risk unsuru oluşturacak.
Eğer bu artış hükümet
tarafından kontrol
edilemez ise yerli
sanayinin çökmesine veya
zarar görmesine neden
olabilecektir. Öte
yandan cari işlemler
açığını döviz girdisi ve
çıktısı bakımından gayri
safi milli hasılaya
oranlayarak ölçmek ve bu
şekilde değerlendirmek
ekonomik analiz için
daha uygundur. Ancak
önemli olan ödemler
bilançosu kalemlerini
ayrı ayrı değerlendirmek
ve bunların ortaya
koyacağı riskleri ele
almaktır. Ayrıca buna
bağlı olarak Merkez
Bankası rezervleri göz
önünde tutulmalı ve
ülkenin kabul ettiği ve
uyguladığı kur sistemine
göre
değerlendirilmelidir.
Eğer rezervler ve
ithalat kalemleri kur
riskini ve işsizlik
riskini doğuruyorsa
döviz piyasasında
yaşanabilecek
hareketliliğin analize
dahil edilmesi
gerekmektedir.
1.1.5. Parasal
Göstergeler
Ekonomide kısa vadeli
gelişmeleri
değerlendirirken parasal
göstergelere bakılır.
Para tabanının
artırılması ya da
azaltılması faiz
oranlarını değiştirir.
Bu noktada Tobinin q
teorisini para arzı için
uygulanması bize şu
sonucu verir. Para
arzının artmasıyla
halkın eline geçen fazla
para marjinal tüketim
meyli ile orantılı
olarak piyasa yansır. Bu
yansımanın yönlerinden
biri de sermaye
piyasaları olacaktır. Bu
durumda hisse
senetlerinin fiyatı
artacak ve bu noktada q
oranının payı olan
firmaların piyasa değeri
artacak ve böylece
yatırımların artmasıyla
milli gelirde yükselme
olacaktır. Çünkü q
değerinin paydası olan
sermaye yenileme
maliyetinde de düşüşler
yaşanacaktır. (Parasız,
2000, s.489)
Para otoritesinin
yayınladığı veriler iyi
değerlendirilmeli ve
yaptığı anketler ayrıca
beklentiler açısından
göz önüne alınmalıdır.
Ayrıca para
politikasında temel
kısıt olan imkansız
ölçüt para otoritesinin
değişkenleri etkileme
gücü olarak göz önünde
bulundurulmalıdır. Para
otoritesinin uzun
vadede, dövizi ve faizi
finansal bütünleşme
içinde kontrol
edemeyeceği bilinmeli ve
para otoritesinin
atacağı adımlar parasal
araçlarla yani reeskont
işlemleri ve özellikle
açık piyasa işlemleri
ile belli ölçüde tahmin
edilebilmelidir.
(Ekonomik Görünüm,
2005,s.19) Öte yandan
dövize yapılacak
müdahalelerde orta ve
uzun vadede dikkate
alınmalıdır. Aşağıda
piyasa hareketleri ile
piyasa beklentisi
ilişkisi, genel bir
değerlendirme olarak
anlatılanlar için bir
model oluşturması
nedeniyle
tablolaştırılmıştır.
(İMKB kılavuzu,
s.526)
1.1.6. Öncü
Göstergeler
Para arzı, yeni kurulan
ortaklık sayısı,
elektrik tüketimi,
kredilerdeki değişim,
yatırım teşvikleri,
yatırım malları ve ara
mallar ithalatı,
kapasite kullanım
oranları, inşaat
endüstrisindeki
gelişmeler ekonominin
konjonktürel olarak tepe
noktasına gelmeden önce
en yüksek düzeye gelerek
bazı sinyaller
veririler. Dış ticaret
açığı, işsizlik, kamu
kesimi açıkları gibi
göstergeler de genel
ekonomik faaliyetin en
düşük düzeye
ulaşmasından bir süre
önce en yüksek
düzeylerine erişirler.
Analizde bu tür
değişmeler dikkate
alınmalı bu sinyallerle
endeks yönü tayin
edilmeye çalışılmalıdır.
Bu tür göstergelerin tek
bir bileşik gösterge
niteliğinde ele alınması
ve değerlendirilmesi
daha sağlıklı tahmin
sonuçlarına ulaşmakta
rol oynayabilir. Bu tip
bir değerlendirme
yayılma endeksleriyle
ölçülebilir.
1.2. Sektör Analizi
Ekonomik analizle
gideceği yolu tayin eden
yatırımcı, ikinci olarak
bu tahminlere dayanarak
uygun sektörleri
seçecektir. Şirketler
ekonomik durumun yanı
sıra sektörel
gelişmelerden de
yakından etkilenirler.
Bazı sektörler GSMH ile
aynı hızda, bazıları
daha hızlı, bazıları ise
daha yavaş büyüme
gösterirler. Bir
ortaklığın büyümesi
genellikle faaliyet
gösterdiği sektörün
büyümesi ile paralel bir
durum arz eder.
1.2.1. Sektörün
Ekonomik Dalgalanmalar
Karşısında Durumu
Bilgisayar ve elektronik
sektörleri konjonktürel
dalgalanmalardan
bağımsız olarak sürekli
gelişme gösteren,
büyüyen sektörlerdir.
Gıda, ilaç gibi
sektörler ise ekonomik
dalgalanmalardan en az
etkilenen sektörlerdir.
Bunun dışında kalan çoğu
sektör kendi iç
dinamikleriyle, ekonomik
dalgalanmalara göre
hareket etmektedirler.
Bu tür bir analiz
aslında temelde ekonomik
analizde kendini
gösterir. Ekonomik
analizde anlatılan
göstergeler ne kadar
makro göstergeler
olsalar da temelde mikro
ekonomik yaklaşımlar bu
tür sektörel analizlerde
makro büyüklükler ile
beraber
değerlendirilmelidir.
Örneğin ilaç ve gıda
sektörünün davranışını
talep yapısı olarak ele
alabiliriz. Bu tür
mallara olan talep
esnekliği 1 den düşük
olduğu için ekonomik
durgunlukta da yeterli
talebi elde edebilir.
Ancak bu tür bir düşünce
biçiminin yerine
şirketin kendisinin de
işin içine alarak
değerlendirmek daha
uygun sonuçlar
verebilir. Örneğin bir
holding kağıdına sahip
olan yatırımcı için bu
tür riskler zaten
minimize edilmiş
olmaktadır. Bu durum
holdingin bünyesindeki
şirketlerin oransal
ağırlığına bağlı olmakla
beraber hemen her
sektörden bir şirket
içeren ve bu şirketlerin
paylarının da eşit kabul
edildiği bir holding
düşünürsek bu tür bir
holdinge ortak olmak
başlı başına bir portföy
oluşturmak değil midir?
1.2.2. Sektörün
Hayat Devresi ve İçinde
Bulunduğu Aşamalar
Her sektörün ürüne bağlı
olarak bir hayat seyri
vardır. Bunlar kuruluş
büyüme ve olgunluk
devreleri olarak
sıralanabilir.
Kuruluş aşamasında,
karşılaşılan talep
eksikliği bu aşamada
bulunan şirketlerin
ortakları için bir risk
ortaya koyar. Çünkü
belirsizliklerin fazla
oluşu tahmini
güçleştirmektedir. Ancak
buna bağlı olarak bu tip
yatırımların getirisi de
fazla olacaktır.
Büyüme ve gelişme
aşamasında, mali
yapıları, yönetimleri ve
pazarlama organizasyonu
daha güçlü olan
şirketlerin piyasaya
hakimiyeti artmakta ve
talep fazlalılığına
bağlı olarak karlarını
artırabilmektedirler. Bu
yüzden bu aşamadaki
firmaların riski
nispeten düşük ve
getirisi daha fazladır.
Ancak rekabet
olanaklarının geniş
olduğu bir piyasada
sadece geçmiş verilere
bakılarak alınan
kararlar yatırımcıya
büyük kayıplar
yaşatabilir. (Memişoğlu,
1997, ss.27-29)
Olgunluk ve doyum
aşamasına gelen
sektördeki şirketlerin
satışları yavaş yavaş
azalır. Bu tür
şirketlerin yeni
yatırımlara yönelmesine
neden olan bu durum o
şirketlerin hisse
senetlerine sahip olan
yatırımcı için yeni
yatırımlar için bir
rüçhan hakkından
yararlanma biçiminde
yeni fırsatlar
doğurabilir. Yatırımcı
bu tür bir durumda söz
konusu firma için
aşağıdaki ölçütlere göre
karar vermelidir.
o Geçmiş
dönemlerdeki satış
hasılatları ve
karlardaki büyüme
o Sektörün gelecek
dönemlerdeki arz ve
talep durumu
o Mamullerin
özelliği ve teknolojik
gelişme
o Talep esnekliği
o Rekabet
koşulları
o İşgücü durumu
o Devlet
müdahalesi
o Sosyal yaşamdaki
gelişmelere
o Sektördeki
şirketlerin hisse
senetlerinin piyasa
fiyatları
O halde yatırımcı için
her aşamada belli
riskler mevcuttur. Eğer
bu riskler sektörel
devrelere bağlı olarak
tahmin edilebilirse
hisse senedi fiyatının
bu riske göre normal
olup olmadığı
konularında daha iyi bir
değerlendirme
yapılabilir.
1.3. Şirket Analizi
Genel ekonomi ve ilgili
sektör hakkındaki
tahminlerinden sonra
üçüncü adım şirket
analizini oluşturur.
Burada amaç, gelecek
dönemlerde seçilen
şirketin performans
tahmini ve hisse
senedinin değerini
belirlemektir.
Firmanın gelecek
dönemdeki gelir elde
etme olanağı, sektörel
rekabet gücüne, satış
hacminin düzeyine,
finansal yapısına ve
firma yönetiminin
etkinliğine bağlıdır.
Sektör içinde rekabet
gücü fazla olan firmalar
sektöründeki fiyat
politikalarını
belirleyebileceği için
satış ve karlarını
artırma özelliğine
sahiptirler.
Finansal yapısında
özkaynak ağırlığı fazla
olan firmaların
borçlanma giderleri
nispeten düşük
olacağından firma riski
de asgari düzeyde
olacaktır.
Finansal yapı
sağlamlığı, firmanın
geçmiş yıllara ait
finansal durum
tablolarının çeşitli
analiz yöntemleri
kullanılarak analiz
edilmesi ile
anlaşılabilir.
Kullanılan yöntemlerin
en yaygın olanı oranlar
yöntemidir. Oran
analizleri, firmanın
finansal yapısının
sağlamlığının yorumunu
yapmada kullanılırlar.
Bu tür bir analiz,
birikim sahiplerinin
yatırım kararlarını
almalarında kullanıldığı
gibi, finansman
kurumları tarafından da
firmaların kredi
değerliliğini saptamada
kullanılabilir.
Oran analizlerinin
uygulanabilmesi için
firmaya ait bilanço ve
gelir tablosunun, genel
kabul görmüş muhasebe
ilkelerine göre
hazırlanmış olması
gereklidir. Ayrıca
sektör ortalamaları
değerlendirme için elde
tutulmalıdır.
1.3.1. Gelir
Tablosu ve Bilanço
Analizleri
Gelir tablosu,
işletmenin belli bir
hesap döneminde elde
ettiği tüm hasılat ve
gelirler ile yaptığı tüm
maliyet ve giderleri
tasnifli bir şekilde
gösteren ve dönem
faaliyet sonuçlarını kâr
veya zarar olarak
özetleyen tablodur.
(Seri XI- I, 5.Bölüm,
s.36)
Gelir tablosu ve bilanço
incelemelerinde ülkenin
mali politikalarının
etkisinin olması göz
ardı edilemez. Yani
maliyenin olaylara vergi
gözlüğü ile bakıp
bakmaması bilanço
hazırlanması ve defter
tutulması amacı için
büyük önem taşır. Çünkü
işletmelerin muhasebe
tekniklerini sırf maliye
etkisiyle kullanmaları
doğru bilgilere ulaşmayı
güçleştirir. Bu durum
ülkelere göre farklılık
göstermektedir.
Ülkemizde özellikle 1995
yılı itibariyle bu tip
etkilerin azaldığı
görülmektedir. (Sevilengül
ve Akdoğan, 2003, s.10)
Bir işletmenin mali
tablolarının analizi,
karşılaştırmalı tablolar
analizi ve oran analizi
olmak üzere iki yöntemle
yapılır.
Karşılaştırmalı tablolar
analizi ile her kalemin
yıllar itibariyle
belirlenen değişmelerini
incelemekle işletmenin
mali durum ve faaliyet
sonuçlarına ilişkin
gelişmeyi
göstermektir.Burada,
yıllara göre satılan
malın maliyeti, faaliyet
giderleri ve faaliyet
dışı giderlerdeki
oransal değişmeler
görülerek bu kalemlerin
net satışlar
içerisindeki payı
araştırılır.
Mali tabloların
analizinde diğer bir
yöntem ise oran
analizidir. Bilanço
analizleri, yaygın
olarak oranlar
kullanılarak
gerçekleştirilir.
Oranlar, ilgili bilanço
ve gelir tablosu
kalemleri ile kalem
grupları arasında ilişki
kurularak elde edilir.Bu
oranları şöyle
sıralayabiliriz.(Ercan
ve Ban, 2005, ss.37-51)
o Likitide
Oranları
o Faaliyet
Oranları
o Finansal Yapı
Oranları
o Karlılık
Oranları
o Yükümlülükleri
Karşılama Oranları
a) Likitide
Oranları
Vadesi gelen borçların
ne ölçüde nakit ya da
kısa sürede nakde
çevrilebilir varlıklar
ile karşılanabileceğini
gösterir. Bu oranlar
şunlardır:
§ Cari Oran
§ Asit Test
Oranı
§ Nakit Oranı
Dönen Varlıklar
Cari Oran =
Kısa Vadeli Yabancı
Kaynaklar
Dönen Varlıklar -
Stoklar
Asit Test
Oranı =
Kısa Vadeli Yabancı
Kaynaklar
Hazır Değerler +
Pazarlanabilir Menkul
Değerler
Nakit Oranı =
Kısa
Vadeli Yabancı Kaynaklar
Cari oran,
işletmenin kısa vadeli
borçları ödeyebilme
yeteneğini ortaya koyar.
Finansal yönetim
açısından kısa vadeli
varlıkların kısa vadeli
kaynaklarla finanse
edilmesi esastır. Ancak
net işletme sermayesi
denilen dönen
varlıklardan kısa vadeli
yabancı kaynakların
çıkarılması ile bulunan
işletme sermayesinin
uzun vadeli yabancı
kaynaklarla ve özsermaye
ile finanse edilmesi
gerekmektedir. Cari
oranın değeri sektörel
farklılıklara bağlı
olarak değişir. Ancak
genelde 2 olması arzu
edilen durumu ifade
eder. Ancak enflasyonist
ortamlarda bu değerin
daha düşük olması kabul
edilebilir bir durumdur.
Asit test oranında
likitide yapısına bağlı
olarak stoklar dönen
varlıklardan çıkarılarak
daha doğru bir likitide
oranına ulaşması
istenir. Çünkü stokların
likitidesi daha
zayıftır. Asit test
oranının 1 olması
istenir.
Nakit oranı,
işletmenin kısa vadeli
borçlarını ödeyebilmek
için ne kadara nakit
varlığa sahip olduğunu
ifade eder. Diğer iki
likitide oranına göre
daha güvenilir bir
likitide oranıdır. Bu
oranın 1/5 düzeyinde
olması istenir. Ancak
hazır değerlerin dönen
varlıklara oranı
gereğinden fazla bir
artış sağlarsa,
işletmede atıl ve
dolayısıyla verimsiz
fonların bulunduğu
ortaya çıkar. (Yılancı,
Yıldız ve Kiracı, 2002,
ss.5-6)
b) Faaliyet
Oranları (Devir Hızı
Oranları)
Firmanın varlıklarını ne
derece etkin
kullandığını gösteren
oranlardır.Bu oranlar :
§ Stok Devir
Hızı Oranı
§ Alacak Devir
Hızı Oranı
Satılan Malın Maliyeti
Stok Devir Hızı
=
Stoklar
Satışlar
Alacak Devir Hızı =
Alacaklar
Stok devir hızı
oranı, stokların ne
kadar zamanda nakde
dönüştüğünü gösterir.
Bazı sanayi firmalarında
stok devir hızının
yüksek olması verimlilik
göstergesidir. Daha çok
sektörde bulunan
firmaların stok yapısına
bakılarak
değerlendirilir. Bu
yüzden kesin bir değeri
yoktur. Bu
ortalamalardan yüksek
olan stok devir hızı
oranı, firmanın daha
fazla kazanç elde etmek
için stoklara daha az
para bağladığının
göstergesidir. Öte
yandan stokların büyük
dalgalanmalar gösterdiği
durumlarda oranın
paydasında ortalama
stokların bulunması daha
doğru bir orana
ulaşmamızı sağlar. Stok
devir hızı başına gün
ifadesi bize stokların
bir yılda kaç kere nakde
dönüştüğünü
gösterecektir.
Alacak devir hızı oranı,
alacakların tahsil
süresini gösterir. Bu
oran kredi verenler ve
analistler tarafından
yoğun olarak
kullanılmaktadır. Bu
oranın paydasının
dalgalanmalara göre
ortalama alacaklar veya
aylık alacak miktarı
olarak ölçülmesi daha
doğru sonuçlar verir.
Çünkü bu tip
dalgalanmalar firmanın
sektörel durumu ve talep
yapısı ile yakından
alakalıdır. Alacak devir
hızı oranının yüksek
olması etkin bir
tahsilat politikasını
gösterir. Bu ise net
işletme sermayesinin
nispeten az bir kısmının
alacaklara yatırıldığını
ifade eder. Şüphesiz bu
durum firma için arzu
edilen bir durumdur. Bu
oranın ortalamalardan
düşük seyretmesi ise
alacaklar için tahsil
güçlüğü, rekabet güzü
zayıflaması ve bazı
alacaklar için karşılık
ayırma ihtimalinin
yüksek olduğunu
gösterir. Nitekim bu
oranın görece düşük
çıktığı bilançolarda
şüpheli ticari alacaklar
karşılığı kalemini
izlemeyi gerektirir. Bu
karşılık alacaklar
içinde büyük bir oranı
teşkil ediyorsa o
firmanın tahsilat
politikasında büyük
sorunlar ortaya
çıkabileceğinin
görülmesi gerekir.
Özellikle karşılık
ayırma politikasının
sadece bu tip kalemler
için değil işletmenin
genel politikasında yer
aldığı büyük tespit
edilmeli ve bu oranların
analizinde bu tespitler
belli ağırlıklar
oluşturmalıdır.
(Gücenme, 2003, ss.19-21)
Eğer işletme, önceki
bilançolarında da
karşılık ayırmayı, kar
dağıtımına tercih
ediyorsa bu yatırımcı
için temettü gelirinden
yoksunluk olarak ortaya
çıkabilir. Ancak çeşitli
yatırımların finansmanı
veya bu tip oranlardan
dolayı arızi bir
karşılık ayırma durumu
varsa bu tespit
edilmelidir.
c) Finansal Yapı
(Kaldıraç) Oranları
İşletmenin finansmanında
yabancı kaynaklardan ne
derece yararlanıldığını
gösterir. Bu oranlar:
§ Toplam Borç
Oranı ( Finansal
Kaldıraç Oranı)
§ Uzun Vadeli
Borç Oranı
§ Faiz Karşılama
Oranı
Toplam Varlıklar
Toplam Özsermaye
Toplam Borç Oranı =
Toplam Varlıklar
Uzun Vadeli
Borç
Uzun Vadeli Borç
Oranı =
Uzun
Vadeli Borç + Özsermaye
Faiz ve Vergi Öncesi Kar
Faiz Karşılama Oranı =
Finansman Giderleri
FVÖK +
Amortisman
Faizi Nakit Karşılama
Oranı =
Finansman
Giderleri
Toplam borç oranı,
varlıkların ne kadarının
yabancı kaynaklarla
finanse edildiğini
gösterir. Nitekim oranın
paydasına kısa ve uzun
vadeli borçlar
toplamının konulması da
aynı değeri ifade eder.
Oranın yüksek olması,
kredi verenler için
emniyet marjının dar
olduğunu, işletmenin
faiz ve borç ödeme
açısından zor durumlara
düşebileceğinin bir
göstergesi olarak
yorumlanır.
Uzun vadeli borç
oranı, bir yatırımın ne
kadarının borçla finanse
edildiğini gösterir.
Faiz karşılama oranı,
finansman giderlerinden
kaynaklanan
yükümlülüklerin yerine
getirilmesi için
firmanın yeterli kaynak
elde edip etmediğini
ifade eder. Bu oranın
faizi nakit karşılama
oranı ile ölçmek daha
gerçekçi sonuçlar
sağlar. Çünkü amortisman
bir gider olarak
görülmesine rağmen nakit
çıkışı gerektirmez. Bu
yüzden amortismanın FVÖK
değerine eklenmesiyle
daha doğru sonuçlara
ulaşılır.
d) Karlılık
Oranları
Belli bir dönem sonunda
faaliyetler sonucu elde
edilen karın
yeterliliğini ölçer.
Dönem sonunda elde
edilen karın, yapılan
yatırımlara göre ne
ölçüde olduğu, yapılan
ciroya oranla tatminkar
olup olmadığı bibi
soruların
cevaplandırılmasına
yardımcı olur.
§ Kar Marjı
§ Varlıkların
Kazanma Gücü ( ROA (
Return on Assets))
§ Özsermayenin
Kazanma Gücü ( ROE (
Return on Equity))
FVÖK - Vergi
Kar Marjı =
Satışlar
Net Kar
Net Kar Marjı Oranı =
Satışlar
Net
Kar
Varlıkların Kazanma Gücü
(ROA) =
Toplam
Varlıklar
Net Kar
Özsermaye Kazanma Gücü
(ROE) =
Özsermaye
Kar marjı oranında
finansman giderlerinin
kar üzerindeki etkisi
dikkate alınırken net
kar marjı oranında bu
durum dikkate alınmaz.
Varlıkların
kazanma gücü oranında,
varlıkların etkin olarak
kullanılmadığı
araştırılır.
Özsermayenin
kazanma gücü oranında
ise özsermaye için
verimlilik aranır.
Hisse Başına Kar ve
Temettü Hesaplanması
Net Kar
Hisse Başına Kar
=
Hisse Senedi Sayısı
Toplam Temettü
Tutarı
Hisse Başına Temettü =
Toplam Hisse Senedi
Sayısı
Hisse başına
kar oranı işletmenin
finansman
politikalarının uygulama
sonuçlarının
ölçülmesinde kullanılan
temel göstergelerdendir.
HBK oranı
karşılaştırmalarında,
firmaların sahip olduğu
hisse senetlerinin
sayısı gözden
kaçırılmamalıdır. Aksi
takdirde hatalı yorumlar
ortaya çıkabilir.
Hisse başına
temettü oranı HBK ile
karıştırılır. Halbuki
dağıtılan temettü için
HBT oranı dikkate
alınmalı ve toplam
kazanca bu gelir ilave
edilmelidir.
Piyasa Değeri Oranları
Firmanın
muhasebe verilerinin
dışında bilgiler sunan
bu oranlar, firmaların
piyasa içerisindeki
konumunu yatırımcılara
göstermeye çalışırlar.
Hisse Senedi Piyasa
Fiyatı
Fiyat Kazanç Oranı =
Hisse Başına
Kar
Her Bir Hisse Senedinin
Piyasa Değeri
PD / DD Oranı
=
Her Bir
Hisse Senedinin Defter
Değeri
HBK miktarının
belirlenmesinde
geçmişteki faaliyet ve
finansal sonuçlar
incelenmeli ve gelecek
dönemler için beklenen
gelişmeler ışığında
gerekli düzeltmeler
yapılarak HBK tahminleri
geliştirilmelidir. Bu
tahminler yapılırken HBK
oranının gelecekte ne
miktarda ve ne kadar
süre ile büyüyeceğinin
belirlenmesi gereklidir.
Örneğin ,bazı hisse
senetleri için
işletmelerin kazançları
gelecek dönemlerde
hiçbir artış göstermez.
Buna karşılık
kazançların çok hızlı
artması veya artış
hızının yavaşlaması da
görülebilir. Bu nedenler
karlarda bir büyümenin
söz konusu olmaması veya
olması durumunda
kullanılacak çarpan
modeli değişiklik arz
eder.
PD / DD oranının 1 den
küçük olması firmanın
hissedarlar için değer
üretmediğini gösterir.
Bu durumda elinde bu
firmanın hisse senedi
bulunan yatırımcı
kağıdın fiyatının yüksek
olduğunu görmeli, fiyat
düşüşleri
yaşanabileceğini tahmin
edip kağıdı elden
çıkarmalıdır.
Üçüncü Bölüm
|